BİZ İNCE MEMEDLER NEDEN ÇUKUROVAYA ‘’ KLİKYA’’ DEME İHTİYACI DUYMAYIZ?

Öncelikle selamlar arkadaşlar. Bu yazıyı vatanıma ve insanımıza duyduğum sevgi ve saygıdan ötürü yazıyorum. Malumunuz ben devlet memuru olarak hayatımı kazandığım için bu yazımda aynen diğer yazılarımda olduğu gibi hiçbir şekilde siyaset olmayacak. Devlet memurları siyaset yapamaz burası net ama çevresine ve vatanına duyarlı olamaz diye de bir kanun maddesi de meclisimizden çıkmamıştır bugüne kadar diye biliyorum. Hatta devlete hizmet etmenin şerefini özel hayatımızda da yaşayarak; halkımızı kapsayan manadaki anlamıyla kamunun çıkarlarına sahip çıkmaya çalışarak yaşamak ayrıca bir doyum veriyor. O yüzden bu yazıda siyaset yok ama; ülkemizin bir imparatorluk bakiyesinden evrilip ulus devlet olma süreci macerasının tarihten getirdiği fırtınalı ‘’ siyasi cereyanın’’ bugünlere esebilen rüzgarlarına duyarlı olma çabası var. İnsanlara seslendiğim her yazımda kamunun yararını kendi kabiliyetim, bilgim, görgümce gözetmeye çalışıyorum; benim için çalışarak vergisini veren, ailesine ekmek götüren, ekip biçen ülkemize iaşe sağlayan, üreten ve döviz getiren, yani hukuk çerçevesi dahilinde insanımıza bir şekilde yararlı olmaya çalışan vatandaşlarımızın yararını gözetmek başlıca önceliktir. Bunu gözetirken tabi ki  de -kendi ‘’ çapımda’’ diye notumu mutlaka düşerek- tarihe atıf da yapacağım, kendi anladığım kadarıyla devletimizin bürokrasine ve onun nasıl daha verimli halde çalışacağına dair de çıkarımları kendimce yapacağım. Neden böyle bir giriş yaptığımı söyle bağlayarak bitirirsem derdimi anlatabilirim sanıyorum: Sizlerden biri olarak ülkeme ve vatanıma dair benim de söz söylemeye hakkım var, tabi ki de memuriyet sınırları çerçevesinde ve de tabi ki de bazı popüler insanların iyi niyetli ya da kötü niyetli ‘’ ajandalı‘’ insanların, doğrudan değil de evirip kıvırıp söylediği ya da söyleyemediği gibi değil… Cumhuriyet için, kamu yararı için her Türk evladı elinden geldiğince bir şeyler yapmalı, yapıcı olmalı… Yani öyle dost çevresinde laf olsununa atıp tutması değil de; bazı kötü mahfillerin kendilerince vatanı çekiştirip durma çabasına karşı en azından bir şeyler söylemeye çalışan, sıradan Türk vatandaşının-vatandaşlarının sözleri olarak okuyunuz derim… Derdimi anlatmaya çalışırken biraz lambur lumbur davranmış olabilirim çünkü böyle derinlikli meseleleri anlatmaya derinlikli bir entelektüel birikim de önemli. O açıdan olabildiği kadarıyla artık… Duyarlı bir vatandaştan okuyalım:

Bir ‘’ Kürdistan’’ dır, dönüp duruyor, oysa ki Abdi ağalar bu kelimeyi çok seviyor!…

Beni en çok üzen bazı zor durumda, yoksul, belki de sosyal açıdan darda olan Türk vatandaşlarının muzdarip hali üzerinden sloganlar, sansasyonel kelimelerle kendi ajanda ve çıkarlarını kovalamaya çalışanlar olması. Gönül ister ki kimseler Türk vatandaşları üzerinden çıkar sağlamasın, onları kendi ajandaları uğruna ‘’ toplum mühendisliği‘’ bağlamında yönlendirmeye çalışmasın ama hayat öyle güllük gülistanlık değil. Kötü niyetli insanlar da olacak ve bizler de sözümüzü de söyleyeceğiz, vatanımıza da sahip çıkacağı!…

‘’ Kürdistan‘’ kimi iddialara göre tarihte kullanılmış bir kelime, son zamanlarda ise Kürt vatandaşlarımızın tarihten beri gelen bazı muzdaripliklerinden bahisle bazı kötü niyetli mahfillerin çok sevdiği bir kelime… Türkiye Cumhuriyeti’mizde 29 Ekim 1923 tarihinden itibaren ilan edilen yeni rejime göre ise hukuken yok hükmünde olan bir kelime… Bunun neden böyle olduğuna tarihi perspektiften bakmaya çalışalım şimdi…

Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir. Cumhuriyet rejimi ilan edilirken ki ülkü ‘’ Hakimiyet Milletindir‘’ iradesini gerçekleştirmektir. Bu ülkü Osmanlı sülalesinin yönettiği bir monarşiden yeni yeni meşrutiyete evrilmiş halinden demokratik bir Cumhuriyet rejimine geçiş ülküsüdür. Bu ülkünün amacı şunlar idi; ülke birilerinin mülkü, mutlak halim olduğu bir toprak değil milletin olmalı idi. Atadan deden gelen bir ayrıcalıkla bir padişah değil o imkanı kovalayabilip başarabilen her vatandaş devletin başındaki yönetici olabilmeli idi. Ülkedeki herkes ‘’ vatandaş‘’ olabilmeli idi. Sahi neyin nesiydi bu ‘’ vatan‘’ ile ‘’ vatandaş‘’? Bunlar imparatorluktan ulus devlete evrilme ülküsü taşıyan bir devletin halkının yeni tanışmaya çalıştığı kelimelerdi… İmparatorluklarda padişahın ‘’ tebaası’’ olur idi ve de bu tebaa padişah ile bir nevi feodal bey denilebilecek ayanlar arasında kalır, aynı halkın içinde bazı farklı sosyal statüde olan topluluklar diğer topluluklarla farklı yaşamlar sürerdi. Kimi gruplar askere yazılır, kimi gruplar vergi verir kimi grupların devlete karşı böyle bir borçlar taşımazdı ve bu durumun kanıksanmış bir hali vardı. Verimli bir modern ulus devleti zıt görüntüde olan bu yapıda kimi gruplar ve kişiler servet ve toprak sahibi olur, kimi grupların kaderi ise padişahtan önce bu toprak sahiplerinin elinde olur ve yoksul kalırdı. Ortaçağ Avrupa’sındaki gibi güçlü ve sert bir vakıa feodal beylik gibi bir durum olmadığı halde yine de ‘ Anadolu toprak ağası’ kadar da güçlü ‘’ ayanlar‘’… Ve sanıyorum ki Anadolu nüfusu hiçbir zaman Avrupa’daki kadar yoğun olmadığından bu resmi çizilen ‘’ tebaanın’’ insanları hiçbir zaman da kaderlerine hükmedecek kadar bir ‘’ siyasi cereyana‘’ müdahil ve dahil olmadılar, kuvvetli bir network oluşmadı. Anadolu’nun akla gelen en büyük çalkantısı ‘’ Celali İsyanları’’ idi ve sanıyorum ki bu isyanların önünde ve arkasında da Batı’daki gibi bir ‘’ Magna Carta‘’lardan, ‘’ Muhteşem Devrime‘’, ‘’ Fransız Devrimine‘’, ‘’ Amerikan Devrimine‘’, ‘’ Dilekçe Savaşlarına‘’ benzer benzer bir cereyan oluşturacak altyapı yoktu. Çünkü ‘ Batı’ vakıası, nüfusundan; sosyal hayatına, tarihin onlara sunduğu şartlardan, keşfettikleri coğrafyalara, yaşadıklarından vardıkları serencamlarına kadar bizden farklı durumlar ihtiva etmekteydi ve kaderlerinin arz ettiği durumlar Doğu toplumlarınınkinden daha farklı oldu. Amatör ruhla yazdığım yazılardaki teknik ayrıntılarda ya da daha kapsayıcı durumlara dair hatalar yapıyorsam lütfen kusuruma bakmayın deme ihtiyacı hissederek ve bu parantezi kapatarak devam edelim… Evet onların şartları ve durumları farklı ve bizimkiler farklıydı. Bizde Osmanlı’nın son zamanlarında modern ulus devletlerini kuran Batı toplumlarını takip etmek ihtiyacına binaen Islahat-Tanzimatı ilan ettik, meşrutiyete geçme çabaları ve sancıları yaşandı, çok az sayıda da olsa modern olmaya çalışan okullar, bu okullarda yetişen tebaadan subaylar, vatanseverler, bu vatanseverlerin ideolojisini temin eden aydınlar ve Birinci Dünya Savaşı, bunun öncesi ve sonrası ve dünyadaki diğer bir çok gelişmeler ve durumlar Cumhuriyet rejimimizin temelini atmış bulundu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve diğer vatanseverler Cumhuriyeti ilan ettikten bir gün sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin her bir metrekaresine vatandaşlık bilinci-hukuku-avantajları ulaşabildi diye bir düşünce çok saçma olurdu herhalde… Cumhuriyet devletimizi bir imparatorluktan ulus devlete evirme ülküsünü taşıyordu, bu ülkü, ihtiva ettiği gücüne göre avantaj ve dezavantajlara sahip insanlar ve topluluklar değil; yaşadığı coğrafyadan, statüsünden, atasından dedesinden kalan maddi manevi mirasından bağımsız bireyler olarak hak ve hukuku olan vatandaşlar tahayyül etme manasına geliyordu… Bu bir günde başarılabilecek bir şey değildi…

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra işgalci niyetleri olan Batılı devlet ordularını kovalarken vatansever subaylarımıza desteği toprak ağaları verdi çünkü onlardan başka güçlü sosyal statü yoktu. Tebaadan insanlar canlarını kanlarını tabi ki ortaya koydu ama liderlik yapanlar ya da en azından liderlik yapanlara lojistik sağlayanlar bir imparatorluğun doğası gereği o tarihe tekamül etmiş şekliyle ‘’ ayanlar‘’dı. Bu şartlar da vatandaşın elini kuvvetlendirecek icraatlardan başlıcası olan ‘’ toprak reformunu‘’ hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirmeye müsaade etmedi. Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti ve yöneticileri imkanları zorlayarak, bu güzel ülkülerin tekamülünü tamamlamak için meraları ve ormanları topraksız vatandaşa açmaya çalıştı. Zira zehir gibi yoksul ve topraksız bir insanın yaşam için temel ihtiyaçları dururken nasıl vatandaşlık ve hak ve hukukuna kavuşması beklenebilirdi ki? Daha Anadolu’da sanayileşme için tekamül etmesi gereken sermaye sorunu, o sanayide çalışacak işçi bulabilme, şehirleşebilme vb. gibi modern verimli ulus devlet çabası için deve dişi gibi temelleri sağlamak gerekti. İmparatorluk bürokrasinin de gelişip evrilmesi ve belki de nicelik açısından büyümesi gerekti. Cumhuriyete öğretmen, memur, bürokrat, sanayi, hukuk, yasa, işçi lazımdı ki bunların bir çoğunda nicelik yönünden eksiklik vardı belli ki imparatorluğun öncelikleri biraz daha farklıydı. Anlaşılacağı üzere yoksulluktan da daha farklı bir yokluk vardı… Ama bir kere kutlu yolculuk başlamıştı… Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve vatanseverler ilk sanayileşme adımlarını atma, alt yapıyı kurma, ilk kez kamuyu kapsayacak ve tebaayı vatandaş yapacak hukuku hızlıca zaman zaman transferlerle de olsa inşa etme çabasına hızlıca girişmişti. Daha sonraki süreçlerde İnönü meclisteki Menderes vb. toprak ağası sayılabilecek gruplara galebe çalamayıp bir toprak reformu gerçekleştiremedi ama 1923’te başlayan yolculuk yavaş yavaş diğer alanlarda inkişaf etmekteydi. Görüleceği üzere imparatorluk bakiyesini ulus devlete dönüştürmeye çalışırken dezavantaj çoktu, misal besbelli ki ‘’ vatandaşlık’’ kurumunu bile inşa etmek, tebaanın insanlarını vatandaş yapabilmek cereyan arkanda olsa bile koca bir tarihi karşına almak değil miydi? Evet, daha sonrasında yıllar geçtikçe bürokrasi; vatandaşlık kurumuna alışmaya çalışan ‘’ vatandaş‘’, ordu, iletişimde olduğumuz komşu ülkeler, hatta belki Batı bile, yeni yeni tekamül eden sermaye ve hatta dinamik bir göç yolu tarihi bir han Anadolu, bizdeki bu yeni duruma binaen yavaş yavaş imkanlar dahilinde havaya giriyordu. Demirel kalkınmaya odaklanıyordu, Özal elektriksiz ve telefonsuz köy kalmasın istiyordu, Ecevit sosyal devleti önceliyor ve adaleti ve liyakati temin için KPSS ve E Devlet kurumlarının temelini atıyordu, İnönü Cumhuriyet devrimine sahip çıkmaya çalışıyordu, sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan vatandaşın içinden bir vatandaştı, ‘’ şehir hastaneleri benim hayalim’’ derken gençliğinde bir vatandaş olarak hastane-köprü-kalkınma-bölüşüm ne demek bunu idrak ettiği için, bunlarla vatandaşa dokunuyordu… Bütün bu serencamın hatasız, kusursuz ilerlediği iddia edilebilir miydi? Tabi ki hayır ama anlaşılacağı üzere tebaadan vatandaşlık kurumunu çıkarmanın alt yapısını kurmak ve sonrasında vatandaşlık kurumunu inşa etmek büyük bir başarıydı. Cumhuriyetimizin 100. yılında bu ülkünün mücadele ede ede bugünlere geldiğini idrak etmekte fayda vardır. Pek tabi ki çeşitli kötü niyetli mahfiller ‘’ vatandaşlık kurumunu‘’ hedefe koyacaktır çünkü ayrıcalıklarını kaybetmektedirler, imkanlarını ve güçlerini paylaşmak zorunda kalmaktadırlar. Terör örgütleri, gerici olan dinci gruplar ve liderleri ve daha modern feodal-ayan olmaya çalışan ne kadar oluşum var ise… Bunlar vatandaş değil ayrıcalıklı olmak istemektedirler… O yüzden sıradan bir vatandaş için merkezi devletten ziyade yerel özerk oluşumlar hayal etmek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın avantajlarını ıskalamak manasına gelir. Zaten sıradan vatandaşlar haricinde belli ajandalara sahip olan güçlü konumdakiler gayet farkındadırlar meselenin ama sıradan yoksul vatandaşların Türkiye’nin ve Türk vatandaşı olmanın nimetlerinden uzaklaşmaya dair adımları üzücüdür. İmparatorluk bakiyesi hüviyetini değiştirip verimli bir vatandaşlık kurumu kurmak için merkezi devletin güçlü olabilmesi şarttır çünkü. Bu gücü ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının her birine belli bir hukuki çerçevede eşit olarak bölüştürülebilme amacı Cumhuriyet rejiminin başlıca ülkülerindendir. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını yerel-genel bütün tehditlere karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin merkezi gücü korur.  Bu gücü; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarından her birine onlara onları gözetecek şekilde dağıtması ile yerel ve genel zorbalara karşı bir kalkandır. Zira vatandaşlık hukuku olmadan yerel sosyal güçlerin insafına kalmış olur bireyler; tarihteki ‘’ ayanlar’’ hortlar ve uzak olsun ama belki de onların modern versiyonları vatandaşa kan kusturabilirler. Ve hatta güçlü bir merkezi yönetimin; tüm ülkenin her metre karesindeki sağlıklı bir vatandaşlık kurumu olmadan, belediyeler bile iyi hizmet veremez, vatandaşlık hukukunu gözetme ihtiyacı duymaz çünkü hukuki taraflar…

Demek istediğimi bir de Yaşar Kemal’in idealize edilmiş karakteri ‘’ İnce Memed‘’ örneği ile açıklamaya çalışayım. İnce Memed Cumhuriyetin ilk yıllarında genç bir delikanlı iken, yani yukarıda anlatılan daha yeni imparatorluktan sıyrılıp modern ulus devletin kurulma iradesinin gösterildiği yıllardayken ‘’ Abdi ağanın’’ tarlasında bir nevi köle gibi çalışmaktadır. O yıllarda yukarıda anlattığımız gibi vatandaşlık kurumunun tam manasıyla kurulmadığı, bu kurumun insanların zihinlerine oturmadığı yukarıda anlatmaya çalıştığımız yıllar olduğunu hatırlayalım. İnce Memed de, Abdi ağa da vatandaşlık hukuku nedir bilmez… Memed’in bildiği topraksız ve zehir gibi yoksul olduğu, Abdi’nin bildiği ise ağalığın bir nevi kurumsallaşmış bir sosyal statü ve de onun kendisinin hakkı olduğudur… Cumhuriyet bürokrasisi ise imparatorluk bürokrasisinin evrimleşip nicelik olarak gelişeceği gün gelene kadar bu iki karakter arasında şimdilik sadece jandarma şeklinde tezahür ederek kısmi şekilde müdahil olabilmektedir… Memed eşkıyalık yöntemleriyle ağayı alt eder hikayenin sonunda çünkü elinde başka seçenek ve imkan yoktur. Elinde bir telefon yoktur, en az liseye kadar okumuş, vatandaşlık hak ve hukukunu kavramış, interneti olan, istediğinde jandarmaya rahatlıkla ulaşan bir Memed yoktur karşımızda… Biz modern ince Memedler ise, e devleti-interneti olan ve jandarmanın ulaşabildiği bir vatandaşın; artık oturmuşluğu olan bir vatandaşlık kurumu hukuku ile elinin çok kuvvetli olduğunu biliriz… Başkent Ankara’dan yönetilen ve 80 milyon vatandaşın vatandaşlık kurumu ile hakkını hukukunu elinden geldiğince verimli şekilde koruma idealinde olan bir merkezi bir devlet vatandaşın başlıca güvencesidir; yerel modern Abdi ağalara, vatandaşlık hukukunun güvencesi olan bir merkezi devlet rahatlıkla müdahale edebilir çünkü… İşte bu yüzden ben, yerel bir alternatif çağrışım yapsın diye ‘’ Kürdistan‘’ kelimesini kullanan ve sıradan işinde gücünde olan bir vatandaş değil de belli farklı alanlarda güçlü, söz sahibi olanların ya da bu işlere mesai ayıran kafa yoran ‘’ aydın‘’ olan insanların çok kolaymış çok basitmiş, içi boşmuş gibi bu kelimeyi sık sık kullananlarını samimi bulmuyorum. Nasıl olur da bu kelimenin yerel Abdi ağaların elini kuvvetlendirdiğini anlamazlar? İşte bu yüzden merkezi güçlü devlete ve onun vatandaşlık kurumuna sonuna kadar sahip çıkmalıyız, zihinlerde ve düşünce dünyalarında bile…

‘’ Adana Turuncudur oley!!’’ - ‘’ Abdi Agalara Karşı İnce Memed Ruhuyla‘’

İnce Memed’in olayını bir de şu şekilde açıklamaya çalışarak bitirelim. Anlatmaya çalıştığım üzere İnce Memedlerin olayı topraksızlık, zehir gibi yoksulluk ve yerel eşkıya ve ağalardır. İmparatorluğun içtimai hayatı böyle idi çünkü... Bir sermaye temerküzü olmadığı için Anadolu’da işçi sınıfı yoktu, topraksız köylülerin zorlu yaşamı dikkat çekmekteydi. Hatta Anadolu’da işçiler memurlardan bile fazla ücret alabilmekteydiler. İşte o yüzden Adanaspor taraftarının mottolarından biri ‘’ Abdi Ağalara Karşı İncememed Ruhuyla ‘’ şeklindedir. İşçi sınıfı ve sosyalizm Anadolu içtimai hayatında yoktur; topraksızlık ve Abdi ağalar vardır. Çukurova’nın ve diğer bütün Anadolu coğrafyasının olayı budur. O yüzden modern İnce Memedler Çukurovamıza alternatif isimler icat etmeye çalışmaz. Modern İnce Memedlerin vatandaşlık kurumu; kendi vergileri ile bürokrasiyi ve diğer demokratik kurumları çalıştıran modern ulus devletin-Türkiye Cumhuriyetimizin kurduğu ve İnce Memedlerin adaleti ve İnce Memedlerin hukuku için çalışan mahkemeleri vardır. Bu insanlar dostunu düşmanını bilecek kadar bilinçlidir…

İnternetin-jandarmanın-e devletin ulaştığı her yerde vatandaşlık hukuku vardır, bu hukuku koruyup baş tacı yapmalıyız, yüceltmeliyiz!... Ne modern eşkıyalar, ne Abdi ağalar bu hukuka dokunamaz!...

Yaşasın Türk halkı!...

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!...